SEVGİ ÇAYI – Hülya KARACA


Gece son demlerini demlendiğinde ve artık vakit geldiğinde, ayrılığa düşer gündüz…

Kendinden kendini çıkarır,çayın demi gibi ayrılır…

Gündüz su olur…Gece ise dem…

Karıştıkları vakit büyüsünün tadını bilen bilir… Ayrıştıklarında ne oldukları bilinir…
Tanyeri ağarmaya başladığında işte vakit o vakittir…

Peki; muzdarip midir ayrılık vaktinden her ikisi de?

Ya Güneş kendini tam gösterip karanlığını örttüğünde, yıldızların havası söner mi?
Ay tavır takınır mı ? Ya bulutlar…

Gece kimse bizi göremiyor diye ağır,ağır süzülmeyi bırakırlar mı gökte? Değil elbette!
Hiç biri bırakmaz kendini,neyse görevleri sürdürmeye devam ederler…

Var olan, varlığının hükmü gereğince kutsal olan görevlerini ifşa eder…Kaygıları yoktur,endişeleri yoktur bilinmek için…

Ayrılığın yeni bir doğuş olduğunu bilir gece ve gündüz…

Her yeni anlarda kavuşmanın deminin keyfini yaşarlar… Hoş aslında hiç ayrışmazlar..Bir yerde biterken bir yerde başlarlar…

Uzayın derinliklerinde hep demlenirler…

Yıldızlar Güneşle bir olduğunu bilir… Ay bulunduğu yerde hep şekillenir… Bulutlar görünmeyi beklemez, özgürce salınır her daim gökyüzünde…Arada bir kendini gizlese de…

Hepsi farkındadır kendi görevlerinin… Ne bir beklentileri vardır ne de bekleyişleri… Çabalamazlar,olanın olması gereken olduğunu bilirler,teslimiyettedirler…

Peki ya İnsan?

Bir ayrılığa düştüğünde,beklentilerine cevap bulamadığın da,sevilmediğine inandığında,fark edilmediğinde ne yapar?
Kariyerinde istediği şeyler olmadığında? Anlaşılmadığını düşündüğünde,başarısızım diyerek kafasını kuma gömdüğünde ne olur?

Bazen, o kadar kaptırırız ki hayatın içine kendimizi bilmeden hırsa kapılırız… Hırs yorucudur,hırs kaprislidir ve insanı denizin üstünde yürüyerek koşma hevesine sürükler…

Hırsın bir kıvılcımı tetikleyici görünür ancak fazlası her şeyi yakıp yıkıp kül eder…

Aklı selim İnsan ise bu tarz bir koşma hevesine girmez…Hırsın ne olduğunu bilir, kaynaklarına bakar, maksat denizde ilerlemek ise bunu nelerle başaracağının muhakemesini yapar…

Kendini iyi tanır,güneş gibi,ay gibi,yıldız gibi,bulut gibi bilir görevini,her insan gibi ayrı,ayrı özellikleri olduğunun farkındadır…

Bu yüzden her öğreti bize KENDİNİ BİL der,kendini tanı…

Nedir bu kendini tanımaktan maksat? Ve insanoğlu kendini tanımak için ne kadar çaba sarf eder?… Başkalarını tanımaya çözmeye ayırdığı vaktin ne kadarını kendine ayırır?

Ya da kendini neden sadece aynalarda görür,çeki düzen verir de,sonrasında kendine bir daha hiç bakmaz?
Fiziksel bedenine gösterdiği çabanın onda birini iç dünyasına göstermez? Çevresinde olana bitene pür dikkat kesilir oysa, yargılar,eleştirir beğenmediğini söyler,şikayet eder… Varsa yoksa başkaları ve onlara ait bilgiler…

Başkalarıyla ilgili bu merak da neyin nesidir? Niye kendini hiç merak etmez? Kimdir,nedir,ne yapması gerekir,neleri başarabilir,en çok ne ister,nasıl mutlu olur,kendini gerektiği kadar seviyor mudur,memnun mudur hayatından,değilse ne yapması gerekir?

Para ister,huzur ister,kariyer,ün ister,iş aş ister,ev ister,araba ister ve dahi bir çok şey ister lakin sadece ister adım atmaz…

Geçmişte tecrübe edindiyse, birkaç adım atıp sonuç alamadıysa umudunu da yitirir… Keskin sirkenin küpüne zarar verdiği gibi kendine zarar verir… İç dünyasında tüm bunları yaşarken o dış dünyasıyla ilgilenir,kamufle etmeye çalışır kendini…

Ve, varlığını kabul ettirme eylemine girer… Çünkü tüm bunlarla var olduğuna inanır… Kendiyle ilgili yorumlarına sürekli BEN diye seslenmeye başlar… Sesiyle varlığını benimser… Benlik duygusu ona kendi varlığını hissettirir…
Kendini kendine dengeleyebilmek için benlik inancı nüksetmeye başlar?

BEN VARIM.. diyebilmek içindir tüm çabalar… Zaten VAR olduğunun farkına varmaz!..

Benlik duygusu zamanla birlik olgusundan, evrende var olan, kendiliğinden olandan ayrıştırır kendini… Doğadan,dünyadan,geceden,aydan,yıldızlardan her şeyden ayrıştırır… Kişi benliğinde kaybolmaya başlar… Oysa evrende ki döngü böyle midir? Her şey bütüne hizmet halindedir… Biri olmadan diğeri olmaz… Birlik halinde görevlerini yerine getirirken kendilerinin de farkındadırlar… Hem vardır hem bütündürler.

Karanlık yanlarımızı ört bas etmeye çalıştığımız sürece benlik olgusundan hiçbir zaman çıkamayız ve birliğin gücüne varamayız… Hatalarımızla tüm karanlık yanlarımızla birlikte bir ve bütünüzdür… Kıskandığınızı,utandığınızı ya da suçlu olduğunuzu reddetme eğilimine girdiğiniz zaman bu duygularınızı daha fazla güçlendirmiş olursunuz…
Ancak içinize dönerek ‘kendime karşı dürüstüm ve netim’ dediğinizde bu fark ediş ve biliş haliyle tüm negatif duygularınızla barışık hale gelmeye başlarsınız… Önce içinizde eritirsiniz ve serbest kalan her duygu yerini sevgi ve empatiye bırakır… Çözülemeyen tüm negatif enerjilerin nedeni İNKAR etmek ve DİRENÇ göstermektir…

Ben hiç yalan söylemem,ben dedikoduyu sevmem gibi gölgelerin altına saklanarak bunları yapanları gördüğümüzde yargılayarak karanlığı aydınlattığımızı zannederiz… Oysa asıl karanlık kendi zihinsel odalarımızdadır…

Kişi, karanlık yanlarını keşfedip kabullendikçe ışıkla dolar odaları, açar kapılarını ve aydınlatır karanlıkları… Karanlık yok olmaz aslında onlar hep vardır,egodadır,ego dünyaya aittir ve aitlik hissi verir… Sevgi ise ÖZden gelir…

Ve ışıkla, aşkla bütünleşen karanlık kendini orada yok eder,hiçliğe ulaşır… Karışır demlenen geceye, sabaha uyanıp aydınlanır…

Var olanın içinde yok olurlar… Aydınlık, karanlığa hükmeder, ve aydınlattığı sürece karanlığı gömer kendi varlığına… Lakin gömen de hoşnuttur,gömülen de…

Böylelikle BENlik bilincinden HİÇlik bilincine akmaya başlar kişi… Artık kendi varlığından daha emindir… Birilerine var olduğunu ispatlama çabası gütmez… Yaratıcının bir parçası olduğunu O’nun ışığıyla aydınlandığını ve karanlıkları yok edebileceğini bilir…

Bu yüzden BİRlik bilincine bağlanmıştır… Çoğunluğun, yani BİZ olgusunun benlik kelimesine ihtiyacı yoktur artık… Bedeninde çok şey olduğunu aynı zamanda okyanus da bir damla olduğunu da bilir… Hiçliğin içinde varlığını deneyimler,varlığında hiçliği… Gücünü var olandan alır ve yoluna devam eder…

Tıpkı görünmeye ihtiyaç duymadan, gecede ilerleyen bulutlar gibi…

İşte burada özgüven başlar… Sanıldığının aksine özgüven bencillik değil bütünlüktür…

Kişi kendinden o kadar emindir ki kendini anlatma ihtiyacına girmez… Düzeltilmesi gereken yanlarının farkındadır ve onu her keşifle aydınlatır…

Neyi düşünürseniz o olursunuz demiş ‘’Mevlana’’…

Düşüncelerimizde ki korkular bize kendini başka insanlar vasıtasıyla gösterir…

Ve hepsi aydınlanmayı bekleyen karanlık odalardır…

Kendinize bir iyilik yapın ve’’ keşke’’lerinizi artık bir kenara bırakın… Keşke demek yerine deneyim elde ettiğinizi düşünün… Önemli olan mevcut olay ya da durumları doğru değerlendirebilmektir…

Aynı yanlışları tekrar etmek deneyim değildir… Öyle olsaydı temcit pilavı gibi benzer durumları yaşamazdınız!
Seçimlerinizde huzur ve mutluluğu tercih edin,dönüştürmek istediğiniz yanlarınızı sevgiyle kabul edin… Ve bırakın içinizde ki sevgi aydınlatsın tüm odalarınızı…

İnsan bilmediğinden korkar,yeni şeylerden korkma nedeni de budur… Değişime direnme nedeni de budur…

Oysa her değişimle bir kabuk atar üzerinden.. Her kabukla kendi iç dünyasına iner…

Orada gerçek Aşkla birleşir ve huzura erer…

Gece, gündüz böyle demlenir…

Ve deminden çay koyar gönül bardağınıza…Aşk bahçesinde yudum,yudum yudumlarsınız sevgi çayınızı…

Dostlarınıza da ikram edersiniz elbet…

Hülya KARACA / AJANSTÜRK

Beğendiysen arkadaşlarına duyur...